Aklın İnkar Ettiği İddia Edilen Bir Hadis

Çarşamba, Mayıs 13, 2009 22:17
Posted in category Hadis Müdaafası

İddia: Siz ez-Zuhrî’den o Ebû Seleme’den o da Ebû Hurayra’dan o da Rasulullah’tan onun (S.A.V)

-”Ben şüphe etmeğe babam (dedem) İbrahim’den (A.S) daha Iayığım. [425]

-Allah Lût’a (A.S) rahmet etsin,bulabilseydi “rükn-ü şedîd” e (kuvvetli bir dayanağa) sığınacaktı. [426]

-Eğer Yusuf un (A.S) çağırıldığı şeye davet edilseydim kabul ederdim. [427]” dediğini rivayet ettiniz. Bu ise İbrahim’e (A.S), Lut’a (A.S) ve kendi şahsına hakaret etmek demektir.

Cevap: Biz deriz ki -Allahın lütfü sayesinde- bu hadiste onların dediği şeylerin hiçbiri mevcud değildir. Rasulullah’ın “Ben şüphe etmeğe babam İbrahim’den (A.S) daha layığım” demesine gelince bu “Bir vakit İbrahim şöyle demişti:

-Ey Rabbim,ölüleri nasıl diriltirsin? bana göster.

Allah “Ölüyü dirilttiğime inanmadın mı?” buyurdu.

İbrahim: “Evet inandım, fakat kalbim tam yatışsın diye sordum”dedi” (2.el-Bakara:260) âyeti nazil olunca bu âyeti duyan bazı kimselerin “İbrahim (A.S) şüpheye düştü fakat bizim Peygamberimiz şüpheye düşmedi” demeleri üzerine söylemiştir. Rasulullah da tevazuundan ve İbrahim’i (A.S) kendinden üstün tutarak “Ben şüphe etmeye babam İbrahim’den daha layığım” demiştir. Yani bu sözüyle “Biz ondan daha aşağı derecede olduğumuz halde şüpheye düşmedik o nasıl şüphe eder?” demek istemiştir. İbrahim’in (A.S) “…fakat kalbim tam yatışsın diye..” demesinin manası ise, yani “..(ölünün diriltilmesini yakinen görüp mutmain olmam için..”demektir. Yakin de iki türlüdür. Bunlardan biri işitme suretiyle, diğeri de görmek suretiyle elde edilen yakindir. Görme yoluyla olan yakîn, bu iki yakînin en kuvvetli olanıdır. Bu sebepten Rasûlullah, Musa’nın (A.S) kavminin buzağıya tapmalarından bahsedilince “Haber verilen şey gözle görülen gibi olmaz.[428] demiştir.

EBÛ MUHAMMED: (Rasûlullahın bu sözünün manası şudur:) Allah (C.C) Musa’ya (A.S) kavminin buzağıya taptığını haber verdiği zaman, Musâ elindeki levhaları atmadı. Fakat bizzat gözüyle onların buzağıya taptıklarını görünce, kızıp öfkelendi, levhaları attı ve levhalar parçalanıp dağıldı. Keza mü’minler kıyamet, Ba’s (dirilme), Cen-net, Cehennem bütün bunların hepsinin hak olduğuna yakinen inanırlar. Kıyamet günü ise -Kıyameti gö­rüp müşahade ettiklerinde- onların yakinleri daha kuvvetli olacaktır. İşte İbrahim (A.S) de iki çeşit yakinin en kuvvetlisi olan görme suretiyle, kalbinin itminana kavuşmasını arzu etmiştir.

Rasulullah’ın (S.A.V) “Allah Lut’a (A.S) rahmet etsin, bulabilseydi bir rükn-ü şedîd’e (kuvvetli bir dayanağa) sığınacaktı” sözüne gelince: Burada Rasulullah, Lut’un (A.S) kavmine söylediği “Keşke size karşı bir kuvvetim olsa, yahut kuvvetli bir dayanağa (sağlam bir topluluğa) dayansam (sığınsam)” (ll.Hûd: 80) sözünü kasdetmekte, göğsünün daraldığı, kavminin yaptığı kötülüğe karşı sabrmin taştığı o zamanda, Lut’un (A.S) yanlışlık yaptığını kastetmektedir. Halbuki Lut (A.S) bu sözü söylediği anda en kuvvetli rükn (=dayanak) olan Allah’a sığınmakta ona dayanmaktaydı. (Hadis imamları),”Allah, Lut’tan sonra gönderdiği bütün Peygamberleri, kendi kavmi içersinden kendisine yardımcı olan ve koruyan bir grupla birlikte göndermiştir.” demişlerdir.

Rasulullah’ın( S.A.V) “Yusuf un çağrıldığı şeye çağrılsaydım, elbette (hemen) icabet ederdim” sözüne gelince: Yani Yusuf (A.S), uzun bir sıkıntı çektikten sonra hapisten çıkması istendiğinde, gelen elçiye “Efendine dön ve ellerini kesen kadınların hali nedir? diye sor” demiş ve o anda (hemen) hapisten çıkmamıştır. Allah (bu ayette) Yusuf’un sabır ve temennisini göstermektedir. Rasulullah, “Onun yerinde ben olsam ve hapisten çıkmam istenseydi, hiç durmaz hemen çıkardım.” demiştir.Bu sözü de onun tevâzuundandır. Rasulullah, Yusuf un yerinde olsaydı ve hemen hapisten çıksaydı veya Yusuf (A.S) elçi ile beraber hapisten çıksaydı, bu hareket onlar için bir noksanlık veya günah teşkil etmezdi. Yusuf (A.S) hemen hapisten aceleyle çıkmamakla. Allah’tan gelen meşakkatlan ağır kabul etmediğini, fakat kendisinin sabır sahibi ve meşakkatlerin sevabını Allah’tan bekleyen biri olduğunu ve bunun için hemen aceleyle hapisten çıkmadığını ifade etmek istemiştir. [429]

—————————————————-

[425] BUH: 60/ 11.

[426] BUH: 60 / 11.19.HAN: 2 / 326,332,350.

[427] BUH: 60/ 11.

[428] HAN: 1/ 215.271.

[429] İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 184-186.

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 10.0/10 (1 vote cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

İcmanın İptal Ettiği Bir Hadis

Salı, Mayıs 12, 2009 16:05
Posted in category Hadis Müdaafası

İddia: Ez-Zuhrf’den o Urve’den o da Aişe’den (R.A): Kadının biri insanlardan emanet olarak mücevher ve süs eşyası alır sonra da onları satardı. Bu husus Rasulullah’a haber verildi, O da kadının elinin kesilmesini emretti.[HÂN:2/ İSİ ; 5 /4O9; 6 / 162] diye rivayet ettiniz.

Halbuki insanlar kendisine emanet edilen kimse olduğu için emanet alanın elinin kesilmeyeceği üzerinde icma etmişlerdir.

Cevap: Biz deriz ki bu hadis şüphesiz sahihtir. Şu kadar var ki bir hükmü gerektirmez. Çünkü hadiste “Rasulullah kadının elini kes(tir)di” denmemiş, sadece “…kadının elinin kesilmesini emretti” denilmiştir.
Rasulullah’ın emredip de emrettiği şeyi yapmaması bazen caizdir. İmamlar (devlet başkanları) da bazen cezanın tatbik edilmesini istediğinden değil de tahzir ve korkutma için böyle emirler verebilir. Bunun benzeri el-Hasen’in, Semura b.Cundub’dan (R.A) rivayet ettiği hadistir ki, Rasulullah (S.A.V) şöyle demiştir: “Kim kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz; kim kölesinin bir uzvunu keserse biz de onunkini keseriz.“[HAN:5 / 11, 12, 18, 19.]

Ulemanın hepsi de bir kişinin kölesine karşılık öldürülmeyeceği [EBÛ
DÂVUD:38/7, MUVATTA: 43 / 3,krş. HAN:5/19.
] ve kölesini öldürdüğü için ona kısas tatbik edilmeyeceği görüşündedirler. Onlar ancak başkasının kölesini öldürenin durumu hakkında ihtilaf etmişlerdir. [TIR:14/ 18 (4/ 26).] Rasulullah (S.A.V) köle sahiplerini, kölelerini öldürmekten veya uzuvlarını kesip onlara işkence etmekten sakındırıp korkutmak istemiştir. Yoksa o cezayı gerçekten tatbik etmeyi
kastetmemiştir.

Bir hüküm ifade edilebilmesi için hadiste; “..kölesine karşılık adamı öldürdü veya kölesine karşılık ona kısas tatbik etti” denilmesi gerekir. Fakat Rasulullah’ın (S.A.V) “…kim şunu yaparsa.biz de ona şunu yaparız” demesi şüphesiz bu bir tahzir ve korkutmadır.

Keza “Kim içki içerse ona sopa vurun, tekrar içerse yine sopa vurun, tekrar içerse yine sopa vurun, eğer tekrar içerse onu öldürün“[HAN:2/ 136,166,191,211,214; 4 / 93.9S.] hadisi de böyledir ve sadece içki içeni, tekrar o işi işlemesin diye korkutmaktan ibarettir.
Nitekim, dördüncü defa içki içtiğinde adam kendisine getirilince Rasulullah’ın onu öldürmeyerek, sadece sopa vurdurması [BUH:86 / 4, krş.HAN: 1/ 125,130.] da bunu gösterir. Ebu Hurayra’nın Resulullah’tan rivayet ettiği “Allah kime sevap vermeyi vadetmişse Allah o kimseye muamelesinde muhayyerdir (dilerse affeder, dilerse azap eder) [Krş.HAN:5/ 325.] hadisine binaen, biz (Hadislerde geçen) bütün tehdidi ifadeleri hakkında deriz ki: Bu tehditlerin yerine getirilmesi de caizdir, getirilmemesi de! [İbn-i Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 181-184.]

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

Güya Hadis-Kuran Çelişkisi-2

Pazar, Mayıs 10, 2009 14:29
Posted in category Hadis Müdaafası

İddia: Suryân b.Uyeyne’den o ez-Zuhrî’den,o da Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe’den o da Ebu Hurayra Zeyd b. Hâlid (R.A) ve Şibl’den.rivayet ettiniz ki:

Bir adam kalktı ve Rasulullaha (S.A.V) dedi ki:

Yâ Rasulallah! Allah İçin aramızda Allahın kitabı ile hükmetmeni istiyorum.” Sonra hasmı kalktı -Bu diğerinden daha zekiydi- ve: “Doğru söyle­di, aramızda Allah’ın kitabı
ile hükmet yalnız bana müsaade et dedi.

Rasulullah:  Söyle  dedi. Adam; Benim oğlum, bu adamın yanında işçi idi. Onun karısı ile zina etti. Ben de ondan, yüz koyun ve bir köle mukabilinde oğlumu serbest bırakmasını istedim. Sonra ilim ehlinden olanlara sordum, bana, “oğluna yüz değnek ye bir sene sürgün cezası, bu adamın karısına ise recim cezası gerekeceğini” söylediler dedi.

Rasulullah: Nefsimi elinde bulunduran Allah’a antolsun ki, ikinizin arasında Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim: “Yüz koyun ve köle sana iade edilmiştir, senin oğluna yüz değnek ve bir sene sürgün cezası, bu adamın karısına ise recim cezası! Yâ Uneys bu adamın karısına git, eğer suçunu itiraf ederse onu recmet dedi. Uneys gitti, kadın suçunu itiraf etti, o da onu recmetti [BUH:53 / S ; 54 / 9; 83 / 3 Bkz.s.300)]

EBU MUHAMMED: Bunu bana Muhammed b. Ubeyd b. Uyeyne’den bu şekilde tahdis etti.

Bu hadis Allah azze ve celle’nin Kitabına muhaliftir. Çünkü adam, ondan aralarında Allah’ın Kitap’ı ile hükmetmesini istedi. O da adama: Nefsimi elinde bulunduran Allah’a andolsun ki ikinizin arasında Allah’ın kitap’ı ile hükmedeceğim, dedi. Sonra da recim ve sürgün cezalan ile hükmetti.
Halbuki Kur’an’da ne recim, ne de sürgün cezalarının ismi geçmemektedir. Ya bu hadis asılsızdır ya da şayet doğru ise o zaman Allah’ın kitabından recim ve sürgün eksilmiş demektir.

Cevap: Biz deriz ki; Rasulullah (S.A.V) buradaki “…ikinizin arasında Allanın Kitabı ile hükmedeceğim“  sözü ile Kuran’ı kastetmemiştir. O sadece “ikinizin arasında Allahu taâlânın hükmü ile hükmedeceğim” demek istemiştir.

Kitap(yazı) kelimesi çeşitli manalarda kullanılır.

Bu manalardan birisi.Allah (cc) “…bunlar, üzerinize Allah yazısı olarak ha ramdır. Haram kılınanların dışında kalanlar size helal kılındı. ” (4.en-Nisâ:24) ayetinde de olduğu gibi hüküm ve farz demektir. “… Allah’ın yazısı olarak ” demek Allah’ın sizin üzerinize farzı olarak demektir.

Yine Allah “… size kısas yazıldı ” (2,el-Bakara, 178) buyurmuştur. Yani size farz kılındı, demektir.

Ey Rabbimiz, üzerimize şu savaşı niye yazdm …” dediler. (4.en-Nisa, 77} ayeti,”…niye farz kıl­dın demektir.

Keza “Tevrat’ta İsrail oğulları üzerine şunu yazdık: Cana can” (5.el-Mâide:45) buyurmuştur.Yani “…şunu hükmettik ve farz kıldık” demektir.

En-Nâbiğatul-Ca’dî’de şöyle demiştir:

Velâ bağları, bizim (şerefli) soyumuzu lekeledi. Siz de (zâten) lekeliydiniz. Fakat yazdığı zaman Allah böyle dememişti.”

Yani: Akrabalık bağları, bizim soylu şerefimizi lekeledi. Hükümde bulunuyorken Allah bunu vacip kılmış değildir” demektir. [İbn-i Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 179-181.]

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

Çelişkili Sanılan İki Hadis-3

Perşembe, Mayıs 7, 2009 17:36
Posted in category Hadis Müdaafası

İdda: Hz. Aişe (R.A) “Rasulullah (S.A.V) asla ayakta bevletmedi” [HAN: 4 / 196; 6 / 136,192, 213.] dediğini, sonra da Huzey-fe’den (R.A) “Rasulullah’ın (S.A.V) ayakta bevlettiğini” [BUH: 4/ 60.62; HAN:  4 / 246; S / 382, 394.] rivayet ettiniz. Bu ise evvelki hadisin tersidir

Cevap: Biz deriz ki.burada -Elhamdülillah- herhangi bir aykırılık yoktur.
Rasulullah, evinde ve Hz.Aişe’nin de bulunduğu yerde asla ayakta bevletmemiştir.
Fakat balçık sulu çamur veya pislik sebebiyle oturmak mümkün olmayan yerlerde ayakta bevletmiştir. Nitekim Huzeyfe’nin Rasulullah’ı ayakta bevlederken gördüğü yer birilerinin çöplüğü (mezbeleliği) idi. Orada ne oturmak ve ne de düzgün bir şekilde durmak mümkündü.

Üstelik zaruretin hükmü, iradeye bağlı olanın hükmünün hilafına (aksine) dır.
Ebu Muhammed: Bana Muhammed b. Ziyad ez-Ziyadî tahdis etti ve dedi ki:  Bize İsa b.Yunus haber verdi ve dedi ki: Bize el-A’meş, Ebu Vail’den o da Huzeyfe’den (R.A) haber verdi. (Huzeyfe şöyle) dedi: “Rasulullah’ı gördüm.Bir kavmin çöplüğüne (subata) geldi ve ayakta bevletti.
Ben uzaklaşmak için geri gittim bana “Yaklaş” dedi. Ben de ona yaklaştım ve arkasında durdum.Rasulullah (S.A.V) abdest aldı ve mestleri üzerine mesnetti.

Es-Subata, mezbele,yani çöplük demektir. El-Kusaha ve el-Kumame de çöplük demektir. [İbn-i Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 178-179.]

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

Çelişkili Sanılan İki Hadis-2

Çarşamba, Mayıs 6, 2009 20:10
Posted in category Hadis Müdaafası

İddia: Vekfden o el-A’meş’den o da Ebu Sâ-lih’den o da Ebû Hurayra’dan o da Rasulullah1 tan (S.A.V) onun: “Birinizin ayakkabısının tasması koptuğu zaman, tek ayakkabı ile yürümesin.”[BUH: 77 /40;HAN: 1/ 321;TIR: 4 / 242] dediğini ve sonra da Mindel’den o Leys’den o da Abdurrahman b. el-Kâsım’dan o da babasından o da Âişe’den (RA) onun “Bazen Rasululah’ın ayakkabısının tasması kopardı da onu tamir ettirene kadar tek ayakkabı ile yürürdü.” [TIR: 25 / 36 (4/  244).] dediğini rivayet ettiniz.Bu hadis bir önce­kinin tersidir.

Cevap: Biz deriz ki: Elhamdülillah burada herhangi bir terslik yoktur. Çünkü bir kimsenin ayakkabısının tasması koparsa ya o ayakkabıyı atar veya eline alır ve onu tamir edinceye kadar tek ayakkabı ile yürür.

İki ayakkabı, iki mest ve diğer ikili olarak kullanılan elbiselerde bunlardan birinin kullanılıp diğerinin kullanılmaması çirkin ve hoş karşılanmayan bir harekettir.

Keza ridâ, abâ,cübbe gibi üste giyilen elbisenin sadece bir omuza atılıp diğer omuzun açık bırakılması da çirkindir.
Fakat bir kimsenin tasması kopabilir ve onu tamir ettirene kadar bu halde bir iki veya üç adım atabilir.
Elbette bu ne çirkindir ve ne de kötü görülen bir harekettir.

Azın hükmü, pek çok yerde çokun hükmüne muhalif olabilir. Görmüyor musun namaz kılan bir kimsenin rükû halinde iken önündeki boş saffa doğru bir
iki veya daha çok adım atması caizdir de yine rükû halinde olduğu halde yüz veya iki yüz zira’f arşın yürümesi caiz değildir.

Keza ridâ’sı düşünce onu omuzlarına atıvermesi (namazda)câizdir de namazda elbisesini toplaması veya uzunca bir iş yapması caiz değildir.

Yine bir kimse namazda tebessüm ederse namazı bozulmaz. Fakat kahkaha ile gülerse namazı bozulur. [İbn-i Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 177-178.]

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

Çelişkili Sanılan İki Hadis-1

Çarşamba, Mayıs 6, 2009 19:53
Posted in category Hadis Müdaafası

İddia: Rasûlullahın (S.A.V) “Gerek küçük.gerek büyük hacetinizi giderirken kıbleye
dönmeyiniz
.”[BUH:4/12,14;HAN: 3 / 12; S / 300] dediğini rivayet ettiniz. Bir de Isâ b.Yunus’tan,o da Ebû Avâne’den.o da Hâlid el-Hazzâ’dan o da Arrâk b.Malik’ten,o da Âişe’den (R.A)onun “Rasulullah’a (S.A.V) bir kısım insanların, küçük ve büyük hacet için kıbleye dönülmesini hoş karşılamadıkları söylenince,
Rasûlullah (S.A.V) kendi helasının kıbleye döndürülmesini emretti.”
[BUH:4/11.] dediğini rivayet ettiniz.Bu ise önceki rivayetinizin tersinedir.

Cevap: Biz deriz ki: ikinci hadîsin nesholunmuş olması mümkündür. Çünkü emir ve nehiyle ilgilidir. O halde niçin onlar bu iki hadisin mânâsını kav­rayamadıkları zaman bunlardan birinin nâsih diğerinin mensuh olabileceğini düşünmediler?

Bize göre bunlar ne nâsih ne de mensûhturlar. Fakat her bir hadîsin kullanılacağı yer vardır.

Büyük ve küçük hâcet’in defi esnasında kıbleye dönülmesi caiz olmayan yerler sahralar ve açık arazilerdir. (Birinci hadiste zikri geçenler) yolculukları esnasında namaz için bineklerinden indikleri zaman bir kısmı namaz için kıbleye dönmüş, diğer bir kısmı ise hacetini gidermek için kıbleye dönmüşlerdi. Rasulullah da namazı tenzihen ve kıbleye ikrâmen ne küçük ve ne de büyük hacet esnasında kıbleye dönmemelerini onlara emretti.
Bazıları kıbleye dönmenin evlerde ve çukur helalarda da mekruh olduğunu zannettiler. Rasûlullah da helasının kıbleye döndürülmesini emretti ve böylece evlerde, pisliklerin örtüldüğü çukur yerlerde ve namaz caiz olmayan,boş yerlerde kıbleye dönmenin mekruh olmadığını onlara öğretmek istedi. [İbn-i Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 176-177.]

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

Güya Hadis-Kuran Çelişkisi-1

Pazar, Mayıs 3, 2009 16:48
Posted in category Hadis Müdaafası

İDDİA: Siz Allah’a taalanın Âdem’in (A.S)sırtını sıvazladığını ve sırtından Kıyamete kadar meydana gelecek olan ve güneş ışığının huzmesinde görülen toz zerreleri gibi sayısız zürriyetini çıkardığını “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?“diyerek onları kendi nefisleri üzerine şahit kıldığını ve onların da Evet (sen bizim Rabbimizsin.) dediğini [HAN: 1/ 272; 6/ 441; 5/ 239,krş.HAN: 3/ 127; 5/ 135.] rivayet ettiniz. Bu ise Cenâb-ı Hakkın:

Hatırla ki Rabbin Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini çıkarıp da onları nefislerine karşı Şahit tutarak:” – Ben sizin Rabbi­niz değil miyim? Diye buyurduğu vakit onlar da :”-Evet, Rabbimizsin, şahit olduk.”demişlerdi.(7.el-A’râf: 172) kavl-i şerifine muhaliftir.

Çünkü hadis, Cenâb-ı Hakkın, Âdemin zürriyetini, Onun (Âdemin) sırtından(sulbünden) çıkardığını, Kur’an ise Âdemoğullarının sırtlarından aldığını haber veri­yor.

CEVAP: Biz deriz ki bu iş onların sandığı gibi değildir. Bilakis her iki mana -Allahın lütfü sayesinde- müttefiktir ve her ikisi de doğrudur. Çünkü Kur’anın mücmel ve özet olarak gelen cümlelerini hadis ve sün­net açıklar.

Görmüyor musun ki Allah, hadiste vârid olduğu üzere Âdem’in (A.S) sırtını sıvazlayıp, ondan, Kıyamete kadar olacak ve toz zerreleri gibi sayısız olan zürriyetini çıkarmıştır ki bu zürriyetin içersinde ta Kıyamete kadar meydana gelecek olan çocukları ve çocukları­nın çocukları vardır. Bunların hepsinden ahid (söz) aldığı ve nefislerine karşı onları şahit kıldığı zaman, bütün Âdemoğullarından. Onların sırtlarından zürriyetlerini almış ve nefislerini şahit tutmuş olur.

Cenâb-ı Hakkın: “Gerçekten ilk defa sizi [ruh­larınızı] yarattık, sonra size şekil verdik ve sonra da meleklere: “-Âdeme secde edin.”dedik(7.el-A’râf: 11) ayeti de buna benzer.

Burada Allah, meleklere söylemiş olduğu “Âdeme secde edin” sözünü, “sizi yarattık” ve “size şekil verdik” sözlerinden sonra söylemiştir. Şüphe yok ki Allah “sizi yarattık” ve “size şekil verdik” kavl-i celîli ile Âdemi yarattığını ve ona şekil verdiğini, sonra da meleklere “Ademe secde edin” dediğini kastetmiştir ve bu da caizdir. Çünkü Âdemi yarattığı zaman, bizi de onun sulbünde yaratmış ve bizi dilediği şekilde hazırlamış ve bu şekilde Âdemi ya­ratmakla, bizi yaratmış oldu. Çünkü biz hepimiz âdemdeniz.

Bunun misali şuna benzen Ben bir adama bir dişi bir de erkek iki koyun veririm ve ona: “Sana pek çok davar bağışladım” derim. Burada benim maksa­dım, “Ben sana bu iki koyunu bağışlamakla, bunların yavrulamasından hâsıl olacak pek çok davan bağışla­mış oldum”demektir.

Ömer b.Abdülaziz (?-101), recezci şair Dukeyn’e [Dukcyn b.Racâ .Şâir (Bkz.:eş-Şl'r: 143,Mısır 1322 tab'if] bin dirhem bağışlamış, o da bu parayla bir kaç deve satın almıştı. Allahu Taâla da ona bereket ihsan etti ve develer artıp çoğaldı.

Dukeyn,”Bunlar Ömer b.Abdülaziz’in bağışlan­dır” derdi. Hâlbuki o hayvanların hepsini ona Ömer b. Abdülaziz vermemişti. O,sadece hayvanların ana ve babalarını vermişti. Dukeyn de. Çoğalan bu hayvanları Ömer b.Abdülaziz’e nispet etmiştir. Çünkü onların hepsi de bağışladığı hayvanların yavrularıydı.

Buna benzeyen diğer bir söz de el-Abbas b Abdulmuttalip’in [Hz,Peygamber'in amcası] Rasûlullah hakkındaki şu sözü­dür. (Şiir:)

“..ondan önce sen, gölgeler altında ve yapraklar la örtünülen emanet yerinde de pâk idin.

Demek istiyor ki: Sen, “Cennetin gölgelerinde pak idin”, “…emanet yerinde” yani “Âdeme Cennette ema­net (geçici)olarak verilen yerde”, “…yaprakla örtünü­len yer” yani, “Âdem ve Havva (A.M.S)’nın, Cennet yap­raklan ile örtündükleri yerde..” demektir ve bundan Peygamberimizin o zaman Âdem’in (A.S) sulbünde pâk olduğunu kastetmektedir.

Sonra devam ederek şöyle demiştir.

Sonra insan olmayan yerlere indin. Hâlbuki da­ha henüz, ne rahimde asılı bir et parçası ne de bir çiğ­nem et parçası değildin.

Demek istiyor ki:Âdem (A.S) yeryüzüne indi,sen de onun sulbünde yeryüzüne indin ve sen o zaman ne bir insan idin,ne bir çiğnem et parçası.ne de rahimde asılı bir et parçası..”

Sonra şöyle dedi:

Bilakis bir nutfe idin ve Nesr [403] ve ona tapanlar sulara gark olurken sen gemiye binmiştin.’Yani: Sen, Nuh (A.S) gemiye bindiğinde, onun sulbünde nutfe idin

Devam ederek şöyle dedi:

Sulplerden rahimlere naklolursun; Bir âlem (nesil) kaybolup gittiği zaman yeni bir nesil ortaya çıkar.”

Yani: “Rasûlullah sulplerde ve rahimlerde inti­kal ediyordu, “demek istiyor.

El-Abbas, Rasûlullahı daha yaratılmamış iken pâk olarak nitelemiş, yeryüzüne indirmiş ve ge­miye bindirmiştir. Bundan maksadı ise Rasûlullah’ın kendilerinin sulblerinden geldiği babalan ve ecd­adıdır. [İbn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifi’l Hadisi Müdâfaası, Kayıhan Yayınları: 173-176]

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

Tesettürlüler ve Olmayanlar

Çarşamba, Şubat 11, 2009 21:58
Posted in category Tesettür

İslam dinine saldıran zındıkların bir yönetmide tesettüre saldırmaktır. Örneğin tesettürlülerin hatalarını gösterirseniz, İslam’a olan sempatinin önüne geçebilir yada “Türbanlı(!) birini erkek arkadaşıyla” gazetelere maşet yaparak kişileri türbandan hatta İslamdan soğutabilirsiniz derler.

Gerçekten türbalılar flört eder mi yada soruyu şöyle sormak lazım Flört edenler Türbanlı olabilir mi? Bunu daha iyi anlayabilmek için önce tesettür nedir ve neden tesettürlü olmamız gerektiğini anlamamız gerekir.

Tesettür Nedir?

Setr kökünden gelen tesettür birşeyi örtmek anlamına gelir Kuran-ı Kerimde geçtiği gibi ve İslam alimlerinin ortak görüşüne göre Tesettür, yüz ve eller hariç geriye kalan yerlerin örtünmesi demektir. Ayrıca elbisenin bu yerleri belli edecek şekilde dar ve ince de olmaması gerekmektedir peki neden örtünmek gereklidir? Bu konu hakkında Üstad Bediüzzaman Hazretleri bunu şöyle ifade eder:

Malûmdur ki, insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal  eder (Hoşlanmaz). Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen (açıklıktan hoşlanmayan) bir güzel kadın, nazik ve serîü’t-teessür (çabuk etkilenen) olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz, açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek, medeniyetin ref-i tesettürü hilâf-ı fıtrattır (Tesettürü inkar fıtrata terstir). Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.

Tesettür, iffeti ve fuhşu önlemek için emredilmiştir.  Herkesçe bilinen kötü bakışlardan ( eğer fıtratı bozulmamışsa) kadın kesinlikle hoşlanmaz  - bu bakışları üzerine çekmek isteyen kadınların açıklığı benimsemesi Kuranın fuhşu önlemek adına tesettürü emretmesinin açık bir delili değil midir?Bayan bu çirkin bakışlardan kendini ancak tesettür ile koruyabilir. Yani kadın eğer böylesine kötü bakışlardan hatta tecavüzlerden kendini korumak istiyorsa kendini tesettüre bürümek zorundadır.

Tesettürlülüleri ikiye ayırmak mümkündür bunlar:

  1. Neden örtündüğünü bilmeyerek örtünenler,
  2. Tesettürü benimseyerek ve tesettürün ne demek olduğunu anlayarak örtünenler.

Peki bunların arasında bir fark var mıdır?

Kimler Tesettürlüdür?

Buraya kadar neden tesettürlü olmamız gerektiğini gördük, peki tesettürlü olmanın bir şartı yok mudur yada günümüz sorusu ile başını örten herkes tesettürlü müdür?

Tesettürün belli şartları vardır ve bu şartlar yerine getirişmediği zaman kişi tesettürlü sayılamamaktadır. Bunlar:

  1. Kadın kendini kötü bakışlardan korumak istiyorsa giyeceği elbise vucut hatlarını gösterecek derecede dar yada teninin rengini belli edecek kadar ince olmamalıdır,
  2. Kadın görünmesine izin verilen yerler dşında ki yerlerini örtmelidir çünkü bayan zarif yaratılmıştır ve erkeği kolayca cezbedebilmektedir. Bu ancak o yerlerin örtünmesi ile engellenebilir.
  3. Bayan yukarıdaki iki kuralı yerine getirdiğini düşünelim fakat süründüğü koku yabancı erkeğin dikkatini çekecek derecede olursa ve onların bakışlarını çekerse o zaman kadın yine tesettürlü değildir çünkü Tesettür yabancının bakışını engellemek için vardır,
  4. Çarşıda onca kalabalığın içinde kırmızı giyinmiş bir bayanı farketmeyen yoktur sanırım öyleyse açık renkler dikkat çekicidir diyebiliriz. Yabancının dikkatini çekmek istemediğimize göre giyilecek elbise dikkat çekecek şekilde parlak renkte olmamalıdır,
  5. Tesettürü tamamlayan başörtüsü yüze yakıştığı için değil o güzel yüzü erkek bakışından korumak adına takılır ve bu örtü kişiyi açık olduğundan daha fazla çekici hale getiriyorsa o başörtü tesettür kapsamına giremez.

Yukarıdaki şartlardan biri yada bir kaçı eksikse kişi tesettürlü konumunda değildir zaten neden örtündüğünü bilen bir bayan bu konuya yeterince dikka edecektir.

Birinci Kısım: Neden örtündüğünü bilmeyerek örtünenler:

Bunlar da kendi aralarında da ayrılabilir:

  • Moda için örtünenler

Böyle bir bayanı tarif etmek zor olsa da genel özelliğinden bahsedebiliriz bunlar:

Tesettürü dikkat çekmek için giyerler örneğin çok parlak renkte giyinirler

Pantolon üzerine giyindikleri kısacık pardesü ile bunlara baktığınız zaman vucut hatlarını en ince ayrıntısına kadar farkedebilirsiniz

Süründükleri kokular ve boyalar onları daha cazip hale getirmiştir…  bunlar gibi birçok şey saymak mümkündür.

  • Baba veya Koca zoruyla Örtünenler

Bunlar genellikle önceleri örtülü değillerdir sonradan örtülü olmalarına rağmen bu konuda hiçte dikkatli olmazlar hatta fırsat bulduklarında kolayca açılabilecek tiplerdir örtüyü kocaları veya babası zoruyla taktıkları için tesettürden nefret bile edebilirler.

Baba zoruyla örtünenleri moda için örtünenlerden ayıran şey şudur, moda için örtünenler tesettürün ne olduğunu bilenler ve onu bilerek bozanlardır ama, baba veya koca zoruyla örtünenler tesettürü bozmak gibi bir niyetleri olmadığı gibi ona zarar verdiklerinin bile farkında olmayabilirler.

Babaların ve kocaların baskısıyla tesettürden nefret edebililer ama bunlara bu yönde gösterilecek ilgi bunların tesettüre ısınmasına neden olabilir ki önceden böyle olup mükemmel giyinen kardeşlerimiz de vardır.

İşte bu iki gruba Tesettürlü demek imkansızdır bunlar her tür günahı işleyebilecek yapıdadırlar mesela çoğunun erkek arkadaşı vardır olmayanlar ya çok çirkindir yada halen bulacak fırsatı bulamamışlardır. Böylelerine tesettürlü demek tesettüre büyük hakarettir çünkü tesettürün amacından sapmışlardır. Bu gibiler olsa olsa başı kapalı çıplaklardır.

İkinci kısım: Tesettürü Benimseyerek Örtünenler:

Neden örtündüğünün farkında olan bu kardeşlerimiz bu yönde ellerinden geldiğince yaşamaya gayret ederler. Bu kardeşlerimiz değil erkek arkadaş bulma dünya yıkılsa saçlarını dahi açmazlar.

Bu kızkardeşlerimizi çok sık göremeyiz çünkü istemerek bile olsa günah işlemekten çok korkarlar böylece mümkün oldğunca dışarı çıkmazlar işte bu yüzden biz sık sık başı açık çıplakları görürürüz ve tüm örtülüleri de böyle giyindiğini zannederiz.

Allah için dünyadan vazgeçen bu kardeşlerimizi yolundan alıkoyabilecek hiç kimse yoktur ve Üstadın dediği gibi “kainata meydan okuyabilecek” kadar büyük bir imana sahiptirler.

Sonuç Olarak

Tesettürlü bir bayan flört etmez yada bilerek günah işlemez hele hele asla tesettüre zarar verecek davranışlarda bulunmaz.

Unutma! Her sakallıyı deden; her başı örtülüyü de tesettürlü sanmamalısın :)

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

Protein ve Matematiksel Olasılık

Perşembe, Aralık 11, 2008 18:26
Posted in category Yaratılış

Kainatın ömrü yaklaşık olarak 15Milyar yıl olarak biliniyor, bunu saniyeye çevirelim;
1- 15 milyar yıl x 365 gün x 24 saat x 60 dakika x 60 saniye = 473.040.000.000.000.000 saniye yaklaşık olarak bu sayı 10 üzeri 18 yapar.

2- Tüm kainattaki proton, nötron, elektron ve fotonların sayısı 10 üzeri 90‘dan küçüktür.

3- Öyleyse her saniyede bu 10 üzeri 90 parçacık bir deneme bile yapsa şimdiye kadar yapabilecek deneme sayısı 10 üzeri 18 x 10 üzeri 90 = 10 üzeri 108 olur.

4- En hızlı tepkime sayısı saniyede 500 Milyardır biz bunu 1 Trilyon olarak ele alalım.

5- Her parçacık saniyede 1Trilyon deneme yapsa yapılacak en fazla deneme sayısı şimdiye kadar 10 üzeri 108 x 10 üzeri 12 = 10 üzeri 120 deneme (Bu bütün parçacıkların şimdiye kadar yapabileceği deneme sayısıdır).

Bir Proteinin meydana gelmesi için gereken zamanı hesaplayalım

1- Aminoasitler iki farklı olabilir Sağ elli ve Sol Elli, canlılık için gerekli olan sol elli olanıdır. Orta büyüklükte olan 584 amino asitli proteinin oluşması için

Bir amino asitin sol-elli olma olasılığı:     (BİR BÖLÜ İKİ)
İki amino asitin sol-elli olma olasılığı:  x    (BİR BÖLÜ İKİ x BİR BÖLÜ İKİ)
Üç amino asitin sol-elli olma olasılığı:  x x    (BİR BÖLÜ İKİNİN KÜPÜ)
584 amino asitin sol-elli olma olasılığı:      (BİR BÖLÜ İKİNİN 584 UNCU KUVVETİ)

2- Aminoasitler protein yapabilmek için peptit bağlarına ihtiyaç duyar ve 584 bağ için gerekli peptit bağı 583′tür.

584 amino asitin peptid bağıyla bağlanma olasılığı:     (BİR BÖLÜ İKİNİN 583 UNCU KUVVETİ)

3- Hem peptit bağlı hemde sol elli olma olasılığı (1/ 2 üzeri 584) x (1/ 2 üzeri 583) = 1/ 2 üzeri 1167 olur.

4- (2 üzeri 4 = 10 bile desek :) ) Bu yaklaşık olarak 10 üzeri 300 yapar.

Sonuç:

Tüm kainattaki maddeler şimdiye kadar 10 üzeri 120 deneme yapabilirler. Halbu ki orta büyüklükte bir proteinin doğru olarak oluşturulma ihtimali için gereken deneme sayısı 10 üzeri 300‘dir bu tüm denemenin neredeyse 10 üzeri 180 katına eşittir.

Bu hesaplamalar ışığında bütün kainat işini bırakıp bir protein üretmeye kalksalar yinede başaramazlar.

DNA, Hücre, Organizma için gerekli süre hesaplanamayacak kadar büyüktür.

Allahu Teala:

Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca: “Ol” demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)

Ayeti ile ne kadar esrarlı bir tasarıma dikkat çekiyor..Hangi tesadüfün eli bu tasarıma yetişebilir ki?

EbdA & NuruLik@

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)

Bir Hücre Hikayesi

Pazar, Aralık 7, 2008 12:04
Posted in category Yaratılış

Kainat harika bir düzen içindedir, dünya-ay, dünya-güneş, güneş-ay hep bir hesap ile hareket ederler ve bu hesap nedeniyle bilimadamları güneş tutulmasını yada ay tutulmasını çok önceden yanlışsız tahmin edebilmektedir. Düzen sadece böylesine devasa sistemler arasında yoktur, bizim yanı başımızda hatta içimizde de böyle harika organizyonlar vardır.

Canlı, hücre dediğimiz bir yapıdan oluşur bu tam benzetme olmasa bile tuğladan yapılmış bir duvara benzetilebilir. Hücreler bir araya gelerek canlıları oluştururlar. Aslında bu oluşum söylendiği gibi basit olmaz hatta bu basitlik hücrede bile yoktur.

Kemerinizi Sıkın Yolculuk Başlıyor!

Etrafınıza bakın insanlar işlerini daha kolay yapabilmek için iş bölümünü seçmişlerdir. İtfayecilik, terzilik, öğretmen, öğrenci, işçi, memur… bir toplumun gelişmişliği aslında o tolumdaki harika iş bölümüne bağlıdır. İdareci iyi yönetir, işçi işini yaparsa toplumda huzur artmaya başlar. Öyleyse bir sistemin devamı işbölümünün en az hata ile yapılmasına bağlıdır. Birey kendisine biçilen görevi ne kadar iyi yaparsa çark o kadar iyi çalışır.

Böylesine iş bölümü hatta daha güzeli içimizde yani hücrelerimizde gerçekleşir. Hüceredeki iş bölümünü daha iyi anlamak için bir benzetme yapalım. Örneğin benzinden elektrik yapan bir jeneratörümüz olsun.

Petrolün çıkarılması yeterli değildir, petrolün temizlenmesi, rafineride işlenmesi ve bileşenlerine ayrıştırılması gerekir. Ardından benzinin varillerde saklanıp, gerekli yere taşınması oradan da makineye eklenerek elektriğin üretilmesi lazımdır.

Petrol çıkarılsa ama temizlenmez veya işlemezse elektrik üretilemeyecektir, hatta işlense ama varillere konulup korunmazsa yine elektrik üretilemeyecektir. Yada taşınsa ama gitmesi gereken yere gitmese başarı sağlanamaz. Elektriğin üretilmesi için bu parçaların tümünün işbölümüne ihtiyaç vardır. Bunların birinin eksikliği elektrik üretmeyi mümkün kılmaz. Tüm yapılar kusursuz çalışsa ama benzin amacına uygun kullanılmazsa sonuç hüsran olur.

Burada çalışan yapılar şunlar; Petrolün çıkarılması, temizlenmesi, işlenmesi, taşınması ve amacına uygun kullanılması tüm bu yapılar birbirinden bağımsızdır ve bunların tek amacı vardır o da elektrik üretmek. Fakat bu yapılardan herhangi birinin eksikliği görevin başarısızlığı ile sonuçlanacaktır. Öyleyse başarı için tüm elemenların aynı anda ve eksiksiz olarak varolması gerekmektedir.

Şimdi bu benzetmeyi hücreye uygulayalım.

Hücrede gelen besinlerin parçalanması, paketlenmesi, depolanması, taşınması ve enerjiye çevrilmesi gerekir.

Lizozom, besini parçalamak, Golgi Aygıtı, besini paketleme ile sorumludur ve bu paketin taşınması görevi E.R.‘ye aittir. Paket Mitokondri‘ye ulaştıktan sonra amacına uygun olarak enerjiye çevrilir böylece hücre hayatına devam etmek için bu enerjiyi çeşitli faaliyetlerde kullanır.

Şimdi şöyle bir mantık yürütelim;

Besin hücreye girer girmez parçalanmazsa o zaman hücre besini kullanamayacaktır. Bu tıpkı elmayı parçalamadan yemeğe benzer.

Parçalansa bile bunun peketlenmesi ve gerekli yere taşınması lazımdır. Paket gerekli yere taşınmazsa yada taşınsa yanlız gerekli yere iletilmezse yine başarı sağlanmamıştır.

Tüm işlemler doğru olsa bile yani taşıma, paketleme ve parçalanma olsa bile mitokondri besinin enerjiye çevirmese sonuçta büyük bir başarısızlık olur. O zaman parçalama, paketleme, taşıma, iletme ve enerjiye çevrilme aynı anda var olmalıdır ki sistem çalışabilsin.

Şimdilerde Eksiltilemez Karmaşıklık tartışılmaktadır yani yapılardan birinin eksik olması yada görevini tam olarak yapamaması sonucunda sistem görevini yapamayacaktır. İşte hücre de “Eksiltilemez Karmaşık” bir yapıdır.

Hücre ilk var oldu zaman şimdi sahip olduğu şekliyle var olmalıdır. Darwinistlerin iddasına göre adım adım parçaların bir araya gelmesiyle meydana gelemez. Yapıların birinin aksikliği hücrenin ölümüne neden olacağından bu durum mümkün görünmemektedir.

Eksiltilemez Karmaşıklık kavramını şöyle açıklayalım:

Şimdi yandaki Fare Kapanına bir bakalım bu kapanın çalışması için gereken minimum yapılar:

1- Kavrayıcı çubuk

2- Tutuş

3- Platform

4- Yay

5- Çekiç

Bu parçalar bazıları birbirinden bağımsız olabilir ama hepsinin ortak bir hedefi vardır “Fare Yakalamak

Kavrayıcı Çubuk kısa olsa veya yay olması gerektiğinden az esnek olsa veyahut platform yerine kağıt kullanılsa sistem çalışmayacak dolayısıyla fare yakalanmayacaktır. Öyleyse bir fare kapanının çalışması için tüm yapılar aynı anda ve gerektiği gibi eksiksiz bir şekilde var olması lazımdır. Bunların adım adım uzun süreçler içinde bir araya geldiğini, örneğin çivinin zamanla incelip uzayarak Kavrayıcı Çubuğu, telin bir şekilde kıvrılarak yayı oluşturduğunu düşünmek mantıklı değildir.

Bu örneğe göre Fare Kapanı EKSİLTİLEMEZ YAPIDIR.

( Bu benzetmede M. J. Behe’nin “Darwinin Karakutusu“  adlı kitapından yararlanılmıştır)

Bir hücredeki yapılar bir biri ile uyum içindedirler bu uyumu kendileri bir araya getirmemiştir. Mesela Mitokondrinin evrimcilerin idda ettikleri gibi bir zamanlar başka bir hücre olduğu düşünülürse ve bir tesadüf eseri bir hücreyle birleştiği varsayılırsa bile bu teori mitokondri için besini parçalayacak Lizozom, bunu paketleyecek Golgi ve taşıma işlemini yapacak E.R. arasındaki işbirliği nasıl meydana geldiğini açıklayamaz.

İnsanlar devlet kurarlar ve devletlerinin devamı için işbölümüne ihtiyaçları vardır, yukarıda belirttiğimiz gibi bu işbölümü ne kadar iyi olursa devleti yani sistemin devamlılığı o oranda artar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur; insan akıl sahibidir ve aklını kullanarak devleti oluşturur, insana akıl verilmemiş olunsaydı yine de devletini kurabilecek miydi? Buna cevabınızın HAYIR olduğunu duyabiliyorum. Öyleyse canlı denilen hücre devleti -ki herbir hücre bile devlettir- nasıl oluştu? Bu akılsız canlıların bir araya gelerek işbölümünde bulunması nasıl mümkün olmuştur? Hücrenin kendisinin işbölümünü başlatmasını düşünmek akılsız hayvanların bir gün devlet kurmasını idda etmekle eşdeğer değil midir? Bu iddaya inanmak her hücreye hem kendisini, hemde dış çevresini yönetme gücünü vermek olur.

Bediüzzaman’ın Tabiat Risalesinde:

Nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor, eğer o misâli ve aksi güneşcikler, semadaki tek güneşe isnad edilmezse, lâzım gelir ki, bir kibrit başı yerleşmiyen bir zerrecik cam parçasında tabii, fıtri ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, mânen çok derin bir güneşin harici vücudunu kabul ederek, zerrat-ı zücâciye adedince tabii güneşleri kabul etmek lâzım geldiği gibi…aynen bu misâl gibi, mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya şems-i Ezelinin cilve-i esmâsına verilmezse, herbir mevcudda, hususan herbir zihayatta; hadsiz bir kudret ve irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı bir kuvveti; âdeta bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir.

Sözünü ettiği durum budur. Yukarıda ki yazıyı kısaca açıklmak gerekirse söylenmek istenen şudur:

Nasıl ki güneşin yansıması su kabarcılarında görünüyorsa ve her kabarcıktaki yansıma gökteki tek bir güneşi işaret ediyorsa, aynen öyle de her bir canlı veya cansız da Allah’ı gösterir.
Allah’ı kabul etmemek tüm varlığa bir ilahlık vermek gibidir.

Hücrenin karmaşık yapısı eğer kendisini meydana getiren Allah’a verilmezse o zaman hücreye ve hücrenin herbir organeline kendini düzenleme, işbirliği yapabilme, etrafındaki varlıkları kendi çıkarları doğrultusunda değiştirebilme yeteniğini vermektir. Sizce akılsız bir hücreden beklenen bu olabilir mi?

Sonuç Olarak:

Bir volkan patlamasıyla ortaya çıktığı idda edilen bir aminoasitin kendisini düzenleyerek proteine sonra RNA‘ya ve çeştili tesadüflerle hücreye dönüşmesi imkansız bir durumdur. Geriye kalan tek yol tüm canlıların aniden yaratıldığıdır.

EbdA

VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.8.4_1055]
Rating: 0 (from 0 votes)